27 Aralık 2010 Pazartesi

Yine acele karar verdiniz



Köyün birinde yaşlı bir adam vardı. Çok fakir olan bu adamın tek varlığı çok güzel bir beyaz attı. Bölgenin beyi bu atın ününü duydu ve adamlarını gönderdi.
Teklif edilen bütün paraları reddetti yaşlı adam, "O benim dostumdur, insan dostunu satmaz" dedi.
Köylüleri yaşlı adamı ikna etmeye çalıştılar, beyin verdiği parayla fakirlikten kurtulacağını anlattılar. Ama yaşlı adam direndi. Köylüler yaşlı adama kızıp, "hep böyle fakir kalacaksın" dediler. Yaşlı adam ise "aceleyle karar vermeyin" demekle yetindi.
Birkaç gün sonra köyde bir haber patladı. Yaşlı köylünün beyaz atı kaybolmuştu. Kimisi, "bey kızdı, atı kaçırttı" diyor, kimisi "başkası çalmıştır" diyordu. Ama hepsi de yaşlı adama "Gördün işte, şimdi ne atın var ne de paran" diyordu.
Yaşlı adam sakindi: "Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp. Tek gerçek bu. Bundan ötesi sizin yorumlarınız. Atımın kaybolmasının ardından ne gelir, sonuçları ne olur bunu siz de bilmiyorsunuz ben de bilmiyorum. Bu olay da bütün olaylar gibi bir başlangıçtır, ardından ne geleceği belli değil..."
Aradan birkaç gün daha geçti ve at ansızın geri döndü. Üstelik yalnız da değildi, peşinden 12 yabani atı da köye getirmişti.

Köylüler yaşlı adamın çevresine toplandılar: "Özür dileriz, sen haklı çıktın, hem atın geri döndü hem de zengin oldun..."
Yaşlı adam yine sakindi: "Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Şu anda bir tek gerçek var, atım 12 yabani atla birlikte geri döndü. Bundan sonra ne olacağını bilmiyoruz. Siz çok acelecisiniz, bir kitabın ilk cümlesini okuyup kitap hakkında karar veriyorsunuz..."
Köylüler yaşlı adamın bu sözlerini pek sevmediler, arkasından konuşup durdular.
Yaşlı adamın tek oğlu vardı ve evin bütün geçimini o sağlıyordu. Ve yabani atları eğitmeye çalışırken attan düştü, ayağını kırdı. O çalışamayınca da yaşlı adam bir kuru ekmeğe kaldı.
Olayı duyan köylüler geldiler, "haklıymışsın" dediler, "tek oğlunun ayağı kırılınca yine fakir kaldın..."
Yaşlı adam yine sakindi: "Sizin hastalığınız erken karar vermek. Evet oğlum bacağını kırdı, ama gerçekbu kadar, bundan sonrası sizin yorumlarınız. Hayat küçük parçalar halinde gelir, bunların birleştiği zaman alacağı yüzü kimse bilemez. Acele karar vermekten vazgeçin..."
Birkaç hafta sonra büyük bir savaş çıktı. Düşman çok şiddetle saldırıyordu, köyün bütün gençler askere alındı. Yaşlı adamın oğlu hariç. Çünkü ayağı kırıktı.
Köylüler yas içindeydi, oğulları geri dönemeyecek diye ağlıyorlardı. Yaşlı adama "Haklı çıktın" dediler, "Senin oğlun bacağını kırdığı için kurtuldu, bizimkiler ölecek..."
"Yine acele ettiniz" dedi yaşlı adam, "benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Tek gerçek bu, yine aceleyle karar veriyorsunuz..."

BİR KAPI KAPANIRKEN DİĞERİ AÇILIR
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir parçasına bakıp karar vermeyin. Çabuk karar vermek, aklın durması halidir. Karar verildiği anda akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Çabuk karar insanı rahatlatır, düşünmek zorunda olmak ise yorar. Bu yüzden insanlar çabuk karar vermeye çalışır. Oysa hiçbir yolculuğun sonu yoktur. Bir kapı kapanırken bir kapı açılır. LAO TSE

24 Kasım 2010 Çarşamba

swot fıkrası




bir gün ahmet efendi, nasreddin hocayı eşeğin önünde oturmuş kağıda birşeyler karalarken bulmuş.
-ne yapıyorsun nasreddin hoca, diye seslenmiş.
hoca da:
-eşeğime swot analizi yapıyorum ahmet efendi, demiş.
ahmet efendi, swot analizi nedir diye sorunca hoca anlatmış:
-eşeğimin güçlü, zayıf yönlerini ve kendisi için olan fırsatlarla tehlikeleri bu şekilde yazıyorum. beriki:
-peki sonra ne olacak, diye sorunca, o da:
-böylece iyi bir plan yapıp eşeğimi maksimum verimle çalıştırabileceğim, demiş. bunun üzerine ahmet efendi:
-bütün eşekler aynı değil mi, analize ne gerek var? diye sormuş. nasreddin hoca:
-öyle deme ahmet efendi, demiş. mesela benimkini atlarla otlatınca daha bir şevkle çalışıyor. kendini at sanması onun güçlü tarafı. öğleden sonra bir de ineklerle otlatacağım. belki sütünü bile içerim deyince, ahmet efendi:
-bekle hoca, demiş, benim eşeği kapıp geliyorum. hoca bunu duyunca hemen atılmış:
-aman ahmet efendi, eşekleri bir araya getirmeyelim, eşek olduklarını anlıyorlar!

Hayatım bir öykü




Hayatım bir öykü... Başını biraz biliyorum sonunu hiç. “Gerçekçi” bir hikaye mi yoksa fantastik mi? Belki ona ben karar vereceğim.

Hayatım bir öykü... İz bırakabilir miyim sende, onda ve diğerinde. Düşünüyorum ki başkalarının hayatında ne kadar çok iz bırakabilirsen o kadar iyi bir öyküsündür.

Hayatım bir öykü... Ben yazabilir miyim bundan gerisini? Hiç üzülmek istemem. Ama biliyorum ki her iyi öyküde biraz hüzün, biraz acı ve biraz zorluk mutlaka var. Yoksa canın sıkılır ve öyküyü yarım bırakırsın.

Hayatım bir öykü... Eğer seversek sonu hiç gelmesin isteyeceğiz. Ama okunsa da son sayfa. Sevdiğimiz cümleleri tekrar tekrar hatırlayacağız.

23 Eylül 2010 Perşembe

İyi ki doğdun Kewell



Oz büyücüsü bugün 32 yaşına girdi. Kewell uzun yıllardır yüzde 100 fizik kapasitesiyle oynayamadı. Malum karaciğer rahatsızlığı sık sık sakatlanmasına neden oluyor. Tüm bunlara rağmen futbola olan sevgisi, işine olan saygısı ve tecrübesiyle ve de en önemlisi yüksek oyun zekası ve hiç kaybetmediği yetenğiyle Galatasaray'a ve ülke futboluna çok önemli değer kattı. Avusturalya'nın en büyük futbolcusunu Galatasaray'da izlemek mütkiş keyifli. Buradan ayrılacağı gün geldiğinde çok üzüleceğiz.

İyi ki doğdun, iyi ki geldin...

12 Şubat 2010 Cuma

Micheal Caine'e saygı


Micheal Caine 1933 doğumlu, yani 77 yaşına merdiven dayamış. Babaya hayranlık duymamak mümkün değil. Bu yaşta sahip olduğu enerji, gösterdiği mükemmel performans ve oyunculuk dersi... Hepsini örnek almalı.
Şu son zamanlarda Jude Law'la oynadığı "Sleuth" filminin yanında "Harry Brown", "Is there anybody there?", "The Dark Knight: Batman", "Flawless", "The Prestige" babanın harika oynadığı filmler.
Ellerinden öpüyor, saygıyla eğiliyoruz. Micheal Caine bir filmde oynamışsa o film izlenir.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Ne yapsam ben bu futbolu




Endüstriyel futbol denilince aklıma ne geliyor? Fahiş fiyatlara alınıp satılan futbolcular mı? Formaların her tarafını kaplayan sponsor reklamları mı? Futboldan anlamayan zenginlerin yatırım amacıyla popüler kulüpleri alıp satmaları mı? Yoksa şifreli maç yayınları mı? Veyahut taraftar mı ya da futbol izleyen müşteri mi olduğu belli olmayan tribün ahalisi mi? Belki de hiç izlenmeyen ve sadece iddia kupanlarını doldurmaya yarayan maçlar ve futbol aktörlerinin şike yapmasını teşvik eden bahis oyunları aklıma geliyor.
Futbolun sportif rekabetine olan inancımın ve takımıma olan romantik bağlılığımın artık çok da bir anlamı olmadığını düşünüyorum zaman zaman.
Futbol, ülkenin tanıtımı için bir araç olmuşsa, bazı patronların şahsi şöhretleri için bir kaldıraç olmuşsa ne yapayım ben o futbolu!
Binlerce insan tribünleri doldurup takımının maçtan galip ayrılması için gırtlaklarını yırtarcasına 90 dakika boyunca bağırırken, o maçın sonucu aslında birilerinin cebini doldurmak için daha önceden belirlenmişse ne yapayım ben o futbolu!
İngiltere Premier Lig takımlarından Portsmouth'da, oyuncular şu sıralar ücretlerini doğru düzgün alamıyor. Bunun sebebi o külübe hiç bir bağlılıkları olmayan arap patronların, takımı yatırım yapılacak devlet tahvili gibi görmeleri. Portsmouth yaklaşık 1 yıldır mali kriz içinde. Kulübü öncekinden alan yeni patronu, takımı kısa sürede elinden çıkarmaya kara verdi ve kulübe nakit sağlamıyor. Şöyle demişti bu kapitalist şeyh bir süre evvel:
"Ben futboldan anlamam, kulübü sadece yatırım için aldım"
Bir kulübün binlerce taraftarı nasıl böyle bir adamın kulüplerinin satın almasına izin verebilir? Böyle bir adam nasıl bir kulübün başkanı ya da sahibi olabilir? Bir futbol takımının parçası olmak, kendini oraya ait hissetmekle, onu kendinin bir parçası olarak görmekle mümkün olur ancak. Bu, romantik bir şeydir. Aşktır. Çünkü futbol böyle bir şeydir.
Bir futbol kulübünü sadece yatırım amacıyla alıp, binlerce/ yüz binlerce taraftarın duygularıyla oynamak ne kadar da mide bulandırıcı.
Tıpkı Gökçeklerin Ankaraspor'a ve Ankaragücü'ne yaptıklarının mide bulandırıcı olduğu kadar. Bir kaç ay öncesine kadar aynı şehrin ve aynı ligin iki rakip takımından Ankaraspor'a yöneticilik eden adamın, Ankaragücü'ne başkan olduğunda kendisine "Büyük başkan" pankartları açılması ne de iğrençti. O koca koca adamlar, o kulüpte güya yöneticilik yapan bu kadar adam, bu işi becerdikten sonra kendilerine ne kadar saygı duyuyorlar şimdi merak ediyorum. Bunu en hafif ifadeyle söylüyorum ki alınmasınlar, böyle devam etsinler!
Yazık şu Ankaragücü taraftarına! Bu adamın yarın kendilerini de satmayacağından, başka bir kulübü satın alıp, kendi futbolcularını o kulübe kaçırmayacağından nasıl emin olabiliyorlar? Ankaragücü'nü zerre kadar umursamayan bir adamın kulübün başında olmasını nasıl olup da protesto etmiyorlar. Şampiyonluk vaatleriyle mi avunuyorlar? Eğer öyleyse küme düşmek size müstahaktır.
Ankaraspor'u ne kadar umursadıklarını gördünüz. Siz onlar için sadece bir yatırımsınız. Onların çıkarının kulübü başarılı yapmaktan geçtiğini, bu yüzden kulübe çok para aktaracaklarını düşünüyor olabilisirsiniz. Haklısınız da... Onlar da öyle düşünüyor. Güçleri yettiğince para da akıtabilirler kulübünüze. Ama o yatırım hele bir iyi sinyaller vermesin. Hepsi pılını pırtını toplar, arkasına bile bakmadan kapıdan çıkıp gider. İşte siz o zaman çok istediğiniz şampiyonluğu 2. ligde görebilirsiniz.
Uzan'ın Adanaspor'unu, İstanbulspor'unu unuttunuz mu? Çok eskide değil o günler.
Şampiyonluk neden bu kadar önemli? Bu, bize belletilmiş "başarı"yı neden hayatımızın merkezine yerleştiriyoruz. Nedir bu kibir? "En büyük" olmak zorunda mı bizim tuttuğumuz takım. Varsın en büyük olmasın. Zaten kim en büyük olabilir ki?
Bu zillet "en büyük" lafı, sadece eğlence olsa ne güzel olurdu. Ama takımının "en büyük" olduğuna inanan ve bu lafı ciddiye alan o kadar çok manyak var ki!
Ben annemi dünyadaki en iyi anne olduğu için değil, benim annem olduğu için seviyorum. Sevgilimi, dünyanın en güzel kadını olduğu için değil, ona bakınca kanım kaynadığı için seviyorum. Birlikte bir şeyler yaptığım insanları, hafızamda güzel izler bırakan insanları seviyorum. Benim sevmeye emek harcadığım ve beni sevmeye emek harcayan insanları seviyorum.
Gerçekten futbolcusunu seven taraftar, sahada en çok koşan futbolcuyu daha çok seviyor. Çünkü o futbolcu taraftarı evine mutlu göndermek için sahada daha çok emek harcıyor. Taraftarını gerçekten seven futbolcu da en çok tribündeki taraftarı seviyor. O taraftar ki onlara destek vermek için hem cebinden hem de gırtlağından fedakarlık etmiş. Evde çay içerek maç seyredenden daha çok emek harcamış.
Bizi birbirimize bağlayan, birbirimize sevdiren, birbirimiz için harcadığımız, özellikle gönülden harcadığımız emeklerimizdir. Böyle bir emek en kutsal insan ürünlerindendir. Dünyayı ve halkları bile birbirine bağlayan da emekten başka nedir ki? Küreselleşme denilen şey emektir. Sermaye de birikmiş emek değil midir?
Kulübümüze olan bağlılığımız onun en büyük olduğu ya da en büyük olması için değildir. Kulübümüzle aramızda gönülden gelen bir emek bağı olduğu içindir.
Takımımız sahaya çıkarken, sanki sevgilimizle el ele tutuşuyormuş gibi heyecanlanırız. Bir sıcaklık hissederiz. Bir haftadır beklenen buluşma gerçekleşecektir. Kendi kendinize düşününün şimdi; sevgiliniz bir pezevengin "mal"ı olsa ne yaparsınız. Sevgilinizle her gün birlikte olabilmek için pezevengin cebini doldurur ve ona boyun mu eğersiniz? Sevgilinizin sizi sadece para için sevdiğini düşünüp durarak içiniz içinizi mi kemirir?
Başkaldırmaz mısınız? Sevgilinizin sizi sevdiğine inanarak o pezevengi kovmaz mısınız? Sevgilinizi de kendinizi de kurtarmak istemez misiniz? O halde kulübünüzü de kurtarmak istemez misiniz? Yoksa parayla cinsel ilişkiye girmek gibi takım tutmak sizi tatmin mi ediyor! Ya da hepimizi tatmin mi ediyor? kendimi de ayırmayayım çünkü farkımız yok. O zaman vah bizim halimize!
Ya şu, ayda bir teknik direktör değiştirme durumu nedir? Şu Denizlispor'a bir bakın. Küme düşmesini daha çok istediğim bir takım yok. Denizlispor taraftarı, kulübü babasının çiftliği sanan o pek başkan şahsiyete iki çift laf etmiyor demek ki, beyefendi, kendisinin hiçbir kabahati yokmuş gibi iki mağlubiyette bir antrenör değiştiriyor. Taraftardan ise çıt yok, bravo! Size de bir alt küme yakışır.
Ama sakın "zaten küme düşüyoruz" diye şike yapmayın. Her ne kadar, artık futbolun 10'da 9'u şike yapmak olsa da…
Eskiden teşvik primi filan vardı. Millet teşvik primi lafını duyunca ayağa kalkardı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar da masum şeymiş şu teşvik primi. Bir nevi rakibinin rakibine gaz vermek… En azından o da takım için yapılıyordu. Artık takımı düşünen yok.
Çünkü futbolcumuz da yöneticimiz de profesyonel. Endüstriyel futbolun en önemli gereklerinden biri profesyonel olmaktır. Profesyonel olmak, romantik ve amatör duygularla, gönülden gelen sese uyarak hareket etmek değildir. Profesyonel olmak, CEO olmaktır. Faydacı olmaktır. Hatice'ye değil neticeye bakmaktır. Gerekirse dünyayı ekonomik krize sokmak, ama kendi servetini katlamaktır. O pek güzide, finans ve para yöneticilerimiz gibi. Pek rasyonel insanlardır kendileri. O yüzden bu şekilde profesyonel çalışırlar. E, madem futbol da böyle bir endüstri oluyor. Futbolcusu da yöneticisi de profesyonel olmalı. Futbol batsa bile bu kişiler dimdik durmalı, cepleri şişik olmalı.
O paralarla bize aşk filmleri çekmeliler, o filmler gişe rekoru kırmalı. Biz o filmlerle ağlayalım ve gülelim ki onlar daha profesyonel çalışabilsin.
Eh ben şimdi bunları yazdıktan sonra oturup bir güzel, keyiflene keyiflene futbol maçı izlemeyecek miyim? İzleyeceğim tabii... Ama maçın temposu her düştüğünde benim canım sıkılacak ve aklıma bu can sıkıcı düşünceler daha çok gelecek. Ben de o maçtan eskisi kadar keyif alamayacağım.
Çok canım sıkılırsa, ne yapayım ben bu futbolu deyip, sevdiğim kadına bir şarkı daha yazmaya gideceğim.

O - şiir

O... Kalbi kırık bir tekne Kıyıdan uzaklaşsa olmaz Sana öyle bir bakar ki Güvertesinde kıvrılıp saatlerce Ahmak ahmak gülümser Sonra k...