
Endüstriyel futbol denilince aklıma ne geliyor? Fahiş fiyatlara alınıp satılan futbolcular mı? Formaların her tarafını kaplayan sponsor reklamları mı? Futboldan anlamayan zenginlerin yatırım amacıyla popüler kulüpleri alıp satmaları mı? Yoksa şifreli maç yayınları mı? Veyahut taraftar mı ya da futbol izleyen müşteri mi olduğu belli olmayan tribün ahalisi mi? Belki de hiç izlenmeyen ve sadece iddia kupanlarını doldurmaya yarayan maçlar ve futbol aktörlerinin şike yapmasını teşvik eden bahis oyunları aklıma geliyor.
Futbolun sportif rekabetine olan inancımın ve takımıma olan romantik bağlılığımın artık çok da bir anlamı olmadığını düşünüyorum zaman zaman.
Futbol, ülkenin tanıtımı için bir araç olmuşsa, bazı patronların şahsi şöhretleri için bir kaldıraç olmuşsa ne yapayım ben o futbolu!
Binlerce insan tribünleri doldurup takımının maçtan galip ayrılması için gırtlaklarını yırtarcasına 90 dakika boyunca bağırırken, o maçın sonucu aslında birilerinin cebini doldurmak için daha önceden belirlenmişse ne yapayım ben o futbolu!
İngiltere Premier Lig takımlarından Portsmouth'da, oyuncular şu sıralar ücretlerini doğru düzgün alamıyor. Bunun sebebi o külübe hiç bir bağlılıkları olmayan arap patronların, takımı yatırım yapılacak devlet tahvili gibi görmeleri. Portsmouth yaklaşık 1 yıldır mali kriz içinde. Kulübü öncekinden alan yeni patronu, takımı kısa sürede elinden çıkarmaya kara verdi ve kulübe nakit sağlamıyor. Şöyle demişti bu kapitalist şeyh bir süre evvel:
"Ben futboldan anlamam, kulübü sadece yatırım için aldım"
Bir kulübün binlerce taraftarı nasıl böyle bir adamın kulüplerinin satın almasına izin verebilir? Böyle bir adam nasıl bir kulübün başkanı ya da sahibi olabilir? Bir futbol takımının parçası olmak, kendini oraya ait hissetmekle, onu kendinin bir parçası olarak görmekle mümkün olur ancak. Bu, romantik bir şeydir. Aşktır. Çünkü futbol böyle bir şeydir.
Bir futbol kulübünü sadece yatırım amacıyla alıp, binlerce/ yüz binlerce taraftarın duygularıyla oynamak ne kadar da mide bulandırıcı.
Tıpkı Gökçeklerin Ankaraspor'a ve Ankaragücü'ne yaptıklarının mide bulandırıcı olduğu kadar. Bir kaç ay öncesine kadar aynı şehrin ve aynı ligin iki rakip takımından Ankaraspor'a yöneticilik eden adamın, Ankaragücü'ne başkan olduğunda kendisine "Büyük başkan" pankartları açılması ne de iğrençti. O koca koca adamlar, o kulüpte güya yöneticilik yapan bu kadar adam, bu işi becerdikten sonra kendilerine ne kadar saygı duyuyorlar şimdi merak ediyorum. Bunu en hafif ifadeyle söylüyorum ki alınmasınlar, böyle devam etsinler!
Yazık şu Ankaragücü taraftarına! Bu adamın yarın kendilerini de satmayacağından, başka bir kulübü satın alıp, kendi futbolcularını o kulübe kaçırmayacağından nasıl emin olabiliyorlar? Ankaragücü'nü zerre kadar umursamayan bir adamın kulübün başında olmasını nasıl olup da protesto etmiyorlar. Şampiyonluk vaatleriyle mi avunuyorlar? Eğer öyleyse küme düşmek size müstahaktır.
Ankaraspor'u ne kadar umursadıklarını gördünüz. Siz onlar için sadece bir yatırımsınız. Onların çıkarının kulübü başarılı yapmaktan geçtiğini, bu yüzden kulübe çok para aktaracaklarını düşünüyor olabilisirsiniz. Haklısınız da... Onlar da öyle düşünüyor. Güçleri yettiğince para da akıtabilirler kulübünüze. Ama o yatırım hele bir iyi sinyaller vermesin. Hepsi pılını pırtını toplar, arkasına bile bakmadan kapıdan çıkıp gider. İşte siz o zaman çok istediğiniz şampiyonluğu 2. ligde görebilirsiniz.
Uzan'ın Adanaspor'unu, İstanbulspor'unu unuttunuz mu? Çok eskide değil o günler.
Şampiyonluk neden bu kadar önemli? Bu, bize belletilmiş "başarı"yı neden hayatımızın merkezine yerleştiriyoruz. Nedir bu kibir? "En büyük" olmak zorunda mı bizim tuttuğumuz takım. Varsın en büyük olmasın. Zaten kim en büyük olabilir ki?
Bu zillet "en büyük" lafı, sadece eğlence olsa ne güzel olurdu. Ama takımının "en büyük" olduğuna inanan ve bu lafı ciddiye alan o kadar çok manyak var ki!
Ben annemi dünyadaki en iyi anne olduğu için değil, benim annem olduğu için seviyorum. Sevgilimi, dünyanın en güzel kadını olduğu için değil, ona bakınca kanım kaynadığı için seviyorum. Birlikte bir şeyler yaptığım insanları, hafızamda güzel izler bırakan insanları seviyorum. Benim sevmeye emek harcadığım ve beni sevmeye emek harcayan insanları seviyorum.
Gerçekten futbolcusunu seven taraftar, sahada en çok koşan futbolcuyu daha çok seviyor. Çünkü o futbolcu taraftarı evine mutlu göndermek için sahada daha çok emek harcıyor. Taraftarını gerçekten seven futbolcu da en çok tribündeki taraftarı seviyor. O taraftar ki onlara destek vermek için hem cebinden hem de gırtlağından fedakarlık etmiş. Evde çay içerek maç seyredenden daha çok emek harcamış.
Bizi birbirimize bağlayan, birbirimize sevdiren, birbirimiz için harcadığımız, özellikle gönülden harcadığımız emeklerimizdir. Böyle bir emek en kutsal insan ürünlerindendir. Dünyayı ve halkları bile birbirine bağlayan da emekten başka nedir ki? Küreselleşme denilen şey emektir. Sermaye de birikmiş emek değil midir?
Kulübümüze olan bağlılığımız onun en büyük olduğu ya da en büyük olması için değildir. Kulübümüzle aramızda gönülden gelen bir emek bağı olduğu içindir.
Takımımız sahaya çıkarken, sanki sevgilimizle el ele tutuşuyormuş gibi heyecanlanırız. Bir sıcaklık hissederiz. Bir haftadır beklenen buluşma gerçekleşecektir. Kendi kendinize düşününün şimdi; sevgiliniz bir pezevengin "mal"ı olsa ne yaparsınız. Sevgilinizle her gün birlikte olabilmek için pezevengin cebini doldurur ve ona boyun mu eğersiniz? Sevgilinizin sizi sadece para için sevdiğini düşünüp durarak içiniz içinizi mi kemirir?
Başkaldırmaz mısınız? Sevgilinizin sizi sevdiğine inanarak o pezevengi kovmaz mısınız? Sevgilinizi de kendinizi de kurtarmak istemez misiniz? O halde kulübünüzü de kurtarmak istemez misiniz? Yoksa parayla cinsel ilişkiye girmek gibi takım tutmak sizi tatmin mi ediyor! Ya da hepimizi tatmin mi ediyor? kendimi de ayırmayayım çünkü farkımız yok. O zaman vah bizim halimize!
Ya şu, ayda bir teknik direktör değiştirme durumu nedir? Şu Denizlispor'a bir bakın. Küme düşmesini daha çok istediğim bir takım yok. Denizlispor taraftarı, kulübü babasının çiftliği sanan o pek başkan şahsiyete iki çift laf etmiyor demek ki, beyefendi, kendisinin hiçbir kabahati yokmuş gibi iki mağlubiyette bir antrenör değiştiriyor. Taraftardan ise çıt yok, bravo! Size de bir alt küme yakışır.
Ama sakın "zaten küme düşüyoruz" diye şike yapmayın. Her ne kadar, artık futbolun 10'da 9'u şike yapmak olsa da…
Eskiden teşvik primi filan vardı. Millet teşvik primi lafını duyunca ayağa kalkardı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar da masum şeymiş şu teşvik primi. Bir nevi rakibinin rakibine gaz vermek… En azından o da takım için yapılıyordu. Artık takımı düşünen yok.
Çünkü futbolcumuz da yöneticimiz de profesyonel. Endüstriyel futbolun en önemli gereklerinden biri profesyonel olmaktır. Profesyonel olmak, romantik ve amatör duygularla, gönülden gelen sese uyarak hareket etmek değildir. Profesyonel olmak, CEO olmaktır. Faydacı olmaktır. Hatice'ye değil neticeye bakmaktır. Gerekirse dünyayı ekonomik krize sokmak, ama kendi servetini katlamaktır. O pek güzide, finans ve para yöneticilerimiz gibi. Pek rasyonel insanlardır kendileri. O yüzden bu şekilde profesyonel çalışırlar. E, madem futbol da böyle bir endüstri oluyor. Futbolcusu da yöneticisi de profesyonel olmalı. Futbol batsa bile bu kişiler dimdik durmalı, cepleri şişik olmalı.
O paralarla bize aşk filmleri çekmeliler, o filmler gişe rekoru kırmalı. Biz o filmlerle ağlayalım ve gülelim ki onlar daha profesyonel çalışabilsin.
Eh ben şimdi bunları yazdıktan sonra oturup bir güzel, keyiflene keyiflene futbol maçı izlemeyecek miyim? İzleyeceğim tabii... Ama maçın temposu her düştüğünde benim canım sıkılacak ve aklıma bu can sıkıcı düşünceler daha çok gelecek. Ben de o maçtan eskisi kadar keyif alamayacağım.
Çok canım sıkılırsa, ne yapayım ben bu futbolu deyip, sevdiğim kadına bir şarkı daha yazmaya gideceğim.