Dış dünyaya ilişkin tasarımımız ne kadar önemlidir? Bu basit bir entelektüel bilgi midir yoksa hayata bakışımızın temelinde mi yer almaktadır?
Dışımıza ilişkin tasarım bir Cogito meselesi olarak ele alınabileceği gibi daha deneye dayalı ya da somut bir diyalektik kavrayış ekseninde de açımlanabilir. Bunlardan ilki olan mantık eksenli ve varlık temelli şüphecilikten beslenen Descartes’çı Cogitoda, yani “düşünüyorum, öyleyse varım” önermesinde dile gelen, bireysel zihnin yadsınmasının olanaksızlığıyla bireyin varlığının açığa çıkarılması herhangi bir niteliksel öğe taşımaksızın tamamen dış dünyanın varlığına ilişkin bir çıkarımdır. Burada temel mesele varlık var mıdır sorusunun ve bu temelde bireyden başlayarak dış nesnelerin var olup olmadıklarının açığa kavuşturulabilmesidir. Bu önerme ilk bakışta yalnızca düşünen kişinin varlığını ortaya koymaktadır.
Başka bir yaklaşım olan somut diyalektik ise varlık probleminden çok varlık ile özne arasında ve ya tüm varlığın kendi içinde meydana gelen etkileşme ve ya değişme mekanizmasına ilişkin çoğu zaman deneye de dayalı olabilen bir açılımdır. İdeci diyalektik çoğu kez varlığa ve değişime bir anlam atfeder ve bireyin bilinci ve değiştirme gücünü ön planda tutarak eytişimin/diyalektiğin esası olarak İlahi ve/ve ya insani olanın müdahalesini temel alır. Maddeci diyalektik ise bir anlamda daha deneysel gibidir ve esas olarak maddedeki ya da maddi olandaki değişmeyi temel alarak insanı ya da insani olanı bir sonuç olarak gösterir ve evrende herhangi bir amaca yer vermez. Kuşkusuz maddeci ve ideci yaklaşımlar her zaman sert bir çizgiyle birbirinden ayrılmazlar ve bu iki kutbun arasına çeşitli yaklaşımlar yerleşebilir.
Bunların da dışında dış dünyaya ilişkin pek çok şüphe, soru ve bunlara yöneltilen cevaplar var kuşkusuz. Lakin anlatmak istediğim şudur ki; esas problem dış dünyanın varlığının ve/ve ya niteliğinin ne olduğu konusundadır. Dış dünyanın ya da gerçekliğin ne olduğu ve bunların niteliği ideci bir diyalektik çerçevesinde ilk kez Platon’da kapsamlı bir sistematik çerçevesinde ele alınmış ve onun Devlete ilişkinin düşüncelerinin temelini oluşturmuştur.
Devlet kitabının yedinci metni büyük oranda dış dünyanın ya da gerçekliğin ne olduğunun cevaplanmasına yöneliktir. Platon, öncelikle dünyayı ikiye ayırır:
Görülen Dünya → Sanı Alanı
Kavranan Dünya → Bilgi Alanı
Görülen dünyada ideaların görüntüleri yer almaktadır. Bu görüntüler gerçeklerine tam benzemezler. Hayvan, bitki gibi nesnelerin görüntüleri eğiktirler ve bu görüntüleri algılayan kişiler aslında gerçeği göremezler. Gerçekleri mükemmel olan bu nesneler, idealar( yüksek kavrama nesneleri) olarak kavranan dünyada yer alırlar. Kavranan dünyaya ancak akıl yoluyla gidilebilir. Bu akıl yürütmenin temelini de matematik oluşturur. Çünkü matematik görülen dünyanın bozuk ve ölümlü nesnelerini değil de kavranan dünyanın evrensel ve mükemmel nesnelerini açıklamaktadır. Akıl ve mantık kavranan dünyayı, inanma ve sanı ise görülen dünyayı ifade eder.
Görünen dünyadaki nesneler gerçeklerini temsil etmediğinden, kavranan dünyayı bilmeyen insanlar aslında bilgisizdirler. Onlar bilmemektedirler. Yalnızca sanmaktadırlar. Platon, Mağarada bir grup mahpusun kafaları da dâhil vücutlarının hiçbir noktasını oynatamayacak bir biçimde zincire vurulmuş olduklarını, mahpusların arkasında ve mağaranın dışındaki bir tepede büyük bir ateş yandığını, arkalarına alçak bir duvar örüldüğünü ve onların dışarıdan geçen kişilerin yalnızca önlerindeki duvara yansıyan gölgelerini gördüğünü hayal etmemizi salık verir. Bu durumda mağaradaki duvar görünen dünyadır ve duvardaki görüntüler gerçeğe ilişkin birer yansımadan, mahpusların zihinlerindeki gerçeklikler ise birer sanıdan ibarettirler.
En yüksek nesne iyidir. İyi ideası kavranan dünyada yer almakla birlikte diğer idealardan daha üstün niteliklidir.
…İnsan iyi ideasını en son ve zor seçer; seçmesiyle birlikte de şu sonuca varmak zorundadır: İyi ideası, bütün öteki şeylerde doğru ve güzel olarak ne varsa hepsinin nedenidir; görülen dünyada ışığı ve ışığın hâkimini o doğurmuştur; kavranan dünyada da hâkim olan, hakikatin ve aklın kaynağı olan odur…[1]
Tüm akış bu iyi ideasının hâkimiyetinde ve ona doğrudur. Bilimin, eğitimin ve felsefenin amacı iyi ideasının kavranması ve bu amaç doğrultusunda kavranan dünyaya ulaşılabilmesidir. İyi ideasını kabul etmeyen ve onu hedeflemeyen bir felsefe, bilim ve eğitim olamaz. Aksi takdirde her şey kusurlu olacaktır ve sağlıklı bir devlet kurulamayacaktır.
Platon görünen dünyanın değişken ve ölümlü nesnelerinin yanında mutlak, değişmez ve mükemmel nesneler olduğunu ileri sürerek, sofistlerce ileri sürülen iyinin kişiden kişiye göre değiştiği düşüncesini yıkmayı amaçlamıştır. Eğer kavranan dünyada mutlak bir iyilik varsa, tüm insanlar bu nesne etrafında ortaklaşabileceklerdir. Kişiler bireysel ve aşağılık çıkarlarının çirkinliğini görüp bu mükemmel idea etrafında birleşeceklerdir.
Dış dünyanın niteliğine ilişkin kavrayışın değişmesi bir toplumsal değişmenin öncüsü olabilmesi bakımından Platon tarafından önemsenmiştir. Toplumsal bir değişmeye ön ayak olamasa da bireysel bir reformasyon için dış dünya algısının bir miktar değiştirilmesi kaçınılmazdır.
Toplumun değişmesi idelerin kavranmasına bağlıdır. Burada insan öznedir. Kavranan dünyaya ulaşan filozoflar iyinin hâkimiyetine girecekler ve zorunlu bir hizmet olarak toplumlarının başına geçerek, adaletli bir devleti kuracak ve yöneteceklerdir. Genç filozofların yetişebilmesi ise tamamen eğitimle ilgili bir sorundur. Kavranan dünya bütünseldir ve total bir bakış gerektirir. Bu bakış diyalektik bir bakıştır. Diyalektik bakamayan kimse filozof ve yönetici olamaz. Şeyleri parça parça görmenin yanında onları bütünsel görebilmek gerekir. Bu kişiler de eğitim sürecin de ortaya çıkacak ve seçileceklerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder